evrimteorisi.info
KURAN MEALI YAZAR HAKKINDA DIGER SITELER E-MAIL

 

SADECE ALLAH’IN RIZASINA YÖNELMEK

Bediüzzaman Said Nursi, ihlası kazanmanın şartlarını konu ettiği bir eserinde "Amelinizde Allah rızası olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti lazım gelirse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir." (Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.662-663) sözleriyle insanların rızasından arınıp sadece Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya yönelmenin önemine değinmiştir. Onun bu sözünde vermiş olduğu örnek, ihlasın anlaşılması bakımından son derece önemlidir. Tüm insanların kalbi Cenab-ı Allah'ın kontrolündedir; Allah  dilerse onların hepsini razı eder.

Bunun yanında gösterdiği bir tavırdan dolayı eğer Allah bu kişiden razı olmayacaksa, tüm dünya ondan razı olsa, ona minnet duysa bunun hiçbir önemi olmaz. İnanan bir kimse bunun Allah katında hiçbir kıymeti olmadığını ve Allah razı olmadığı sürece insanların razı olmuş olmasının ahiretten yana kendisine birşey kazandırmayacağını bilir. Rızasını kazanacağı güruh sayıca kalabalık, mal ya da makamca güçlü bir kitleden oluşuyor olabilir. Ancak bunların her biri de Allah'ın izni ile hayat bulmuş ve birgün toprağın altında çürüyüp tüm güç ve kudretlerini kaybedecek olan aciz varlıklardır. Bu nedenle ahirette ne kalabalığın, ne sağladıkları desteğin, ne de dile getirilen takdirlerin hiçbir faydası olmayacaktır. Baki olan ve rızası kazanılmaya asıl layık olan sadece Allah'tır.İnsana daimi bir ihlas anlayışını kazandıracak olan 'insanların rızasından sıyrılıp, sadece Rabbimiz olan Allah'ın rızasını kazanmaya yönelmek'tir. Kuran'da bu anlayış şöyle bir örnekle açıklanmıştır:

"Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. Gerçek şu ki, sen de öleceksin, onlar da öleceklerdir." (Zümer Suresi, 29-30)

İnsanın Allah'ın dışında herhangi bir başka varlığın rızasını düşünerek hareket etmesi Kuran-ı Kerim'de "şirk" ya da "Allah'a ortak koşmak" olarak bildirilmiştir. Kuran-ı Kerim'in pek çok ayetinde Yüce Allah, Kendisi dışında tüm varlıkların bir gün mutlaka ölümle karşılaşacaklarını hatırlatarak insanları sadece Rabbimiz'in rızasına yönelmeleri konusunda düşünmeye davet etmiştir.





İnsanın bu konuda nefsinin telkinlerine karşı da son derece uyanık olması ve nefsini kendini kandırmadan dürüstçe değerlendirmesi gerekmektedir. Çünkü nefsin en büyük arzularından biri de insanların hoşnutluğunu, beğenisini ve takdirini kazanabilmektir. Nitekim çoğu insan yaptığı pek çok işi kendi istek ve tercihleri doğrultusunda değil de, sırf çevrelerinden takdir toplayabilmek ve bu takdir ile de toplumda bir yer edinebilmek için yapar. Dolayısıyla da bu insanların hayatlarını yönlendiren ana mantık "insanların rızasını kazanabilme arzuları" olur.

Pek çoğunuz bazı insanların kendi aralarında "Sonra etraftan ne derler?", "Bunu etrafa nasıl açıklarız", "Etrafa rezil olduk", "İnsan içine çıkamayız ki" gibi sözler sarf ettiklerini sıkça duymuşsunuzdur. Bu sözler genellikle bu insanların birbirleri için ne diyeceklerini, haklarında nasıl düşüneceklerini, olayları nasıl değerlendireceklerini son derece önemli görmelerinden kaynaklanır. Öyle ki kimi zaman yanlış bir tavırda bulundukları için vicdani bir rahatsızlık duymaz, ama bunu insanların öğrenmesinden dolayı huzursuzluk duyarlar. Oysa ortada yanlış bir davranış varsa asıl önemli olan bunu Allah'ın bilmesidir. Ve insanın bu durumu telafi etmek için yönelmesi gereken makam da yine sadece Allah'ın makamıdır. Eğer kişi hatasından dolayı Allah'a karşı bir sorumluluk hissetmiyor, ama insanlara karşı bir mahçubiyet ve utanç duyuyorsa bu, o kişinin insanların rızasını Allah'ın rızasından daha üstün gördüğünü gösterir. Bu insanlar dinin pek çok hükmü hakkında evlerinde gösterdikleri hassasiyet ve kararlılığı sokakta iken göstermezler. İnsanların nasıl yorumlayacağını düşünerek, onların rızalarını Allah'ın rızasına tercih edebilirler. Yazlık ve deniz kenarında bulunan bir semte gittiklerinde farklı, muhafazakar kimselerin oturduğu bir yere gittiklerinde farklı tavırlar sergilerler. Müslümanların yanında iken farklı, onlardan uzaklaşıp başka bir şehre ya da ülkeye gittiklerinde farklı bir ahlak gösterirler. Kimi zaman bu mantıkları doğrultusunda ibadetlerini de göz ardı edebilirler. Oysaki ihlaslı bir tavırda bunların hiçbiri olmaz. İhlas sahibi bir insan her nereye ya da her kimin yanına giderse gitsin, Allah korkusunda, takvasında kararlı davranır. Kuran'ın "(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar." (Nur Suresi, 37) ayetinde hiçbir şart ve durumun gerçek Müslümanların tavırlarına etki edemediğine dikkat çekilmiştir.


İşte ihlası kazanmak isteyen bir müminin, cahiliye toplumlarında yaşamın en temel dayanağı olan "insanlar ne der" mantığından tamamen kurtulması gerekir. Çünkü insanların hoşnutluğuna dair endişeler yaşandığı sürece insanın katıksız bir ihlas anlayışından bahsedebilmesi mümkün değildir.

İşte insanın ihlası kazanabilmek için her zaman için niyetini halis tutması ve katıksızca Allah'ın rızasına yönelmesi gerekmektedir. Allah dilemediği sürece rızası kazanılmış olan insanların kişiye bir faydası olmaz, ama Allah'ın rızasını, desteğini, sevgisini ve hoşnutluğunu kazanan bir insan, tüm bu insanların kendisine sağlayacağı desteği zaten kazanmış demektir. İhlasla hareket ettiği için Allah zaten ona dünyada da ahirette de en güzel hayatı yaşatacak, ona hiçbir insanın sağlayamayacağı desteği sağlayacak, hiçbir insanınkiyle kıyaslanamayacak bir dostluğu nasip edecektir. Bir sözünde Bediüzzaman Said Nursi de bu önemli gerçeğe şöyle değinmiştir:

… Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı (beğenisi, hoş karşılaması), eğer böyle işde, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli ibtal eder. Eğer tercih ediliyorsa, o ameldeki ihlası kırar. Eğer müşevvik (teşvik edici) ise saflığını izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki... buna işarettir. 

Ey nefis eğer takva ve ameli salih ile Halikini razı etti isen, halkın rızasını tahsile luzum yoktur, o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse iyidir. Şayet onların ki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlarda senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana "müracat eden adam sultanı" irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Mamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakıftır." Risale-i Nur Külliyatı, Barla Lahikası, s.78